Teraslar Nisan'da yeniden açıldığında, İstanbul Kasım'dan beri uykuda olan kendine ait bir boyutun tamamını geri kazanır, ve yılın ilk açık hava yemeği şehir çapında bir ritüele dönüşür.
Nisan'ın başında, İstanbul'un temelde bir açık hava şehri olduğunu hatırladığı bir an vardır. Bu an habersiz gelir, sıcaklığın on altı derecenin üzerinde tutunduğu, Marmara'dan esen rüzgârın hafif bir meltem olduğu ve akşam yedideki ışığın sıcak taş rengine döndüğü bir Salı öğleden sonrası. Kırk sekiz saat içinde, kış boyunca kapatılıp mobilyaları üst üste yığılmış her çatı, teras ve avlu süpürülür, masalar kurulur ve servise açılır. Şehrin bütün bir katmanı yeniden ortaya çıkar, sanki bir gecede ikinci bir silüet kurulmuş gibi.
Yılın ilk açık hava içkisinin ritüeli İstanbul'da ciddiye alınır; tıpkı kıyı kasabalarında yazın ilk denize girişin ciddiye alınması gibi. İnsanlar teraslarını özenle seçer, her zamankinden erken gelir, son bir saatlik ışığı yakalamak için batıya dönük otururlar. İçeceğin kendisi neredeyse önemsizdir (bir kadeh şarap, cin tonik, Türk kahvesi); çünkü asıl tüketilen şey manzara, hava ve beş ay camın arkasında yemek yedikten sonra dışarıda olmanın kendine özgü tadıdır.
İlk açılan teraslar sezonun tonunu belirler. Marmara Pera'nın çatısındaki Mikla en erken açılanlardan biri, terası rüzgâra göre tasarlanmıştır, daha hafif mobilyaları havalandıracak koşullarda bile çalışır. Nisan'da Mikla'dan görünen manzara, şehirdeki bütün çatıların ölçüldüğü manzaradır: Haliç, Sultanahmet'in minareleri, son güneş ışığını yakalayan Anadolu kıyısı ve kuzeye doğru akan Boğaz; gözü tamamen şehrin dışına çeken bir çizgi. Beyoğlu'ndaki Suma Terrace ve Beşiktaş'taki 16Roof birkaç gün içinde takip eder; her biri şehrin suyla ilişkisine farklı bir açıdan bakar.
Bahar İstanbul mutfaklarına da kendine özgü bir şey yapar. Menüler kışın ağır konfor yemeklerinden (güveçler, yahniler, ağır etler) ızgaraya, çiğe ve yeşile döner. Enginar görünür: zeytinyağlı, dereotlu, limonlu ve soğuk; ya da mevsim geçişi olarak doldurulup pişirilmiş hâliyle. Izgara levrek, Şubat'ın tuzda bütün balığının yerini alır. Salatalar daha iddialı olur; nar ekşisi ve sekiz hafta önce bulunmayan taze otlarla kurulur. Değişim sansasyonel değil ama hissedilir: daha hafif tabaklar, daha küçük porsiyonlar; açıkta doğru, kapalıda yanlış görünen yemekler.
Boğaz terasları başlı başına bir kategoridir. Kışı manzaralı kapalı salonlar olarak geçiren restoranlar, artık su ile gökyüzü arasında asılı duran açık hava platformlarına dönüşür. Beşiktaş'ta Boğaz'ın üstünde tüneyen Vogue, bir restorandan çok özenle hazırlanmış bir geminin güvertesi gibi bir teras çalıştırır. Gün batımındaki ışık, Nisan ışığının akan sudan yansımasının kendine özgü niteliği, iyi fotoğraflanamayan ve fotoğraflanmaya da ihtiyacı olmayan bir şeydir. Bir kez yaşanır, sonra her ilkbahar yeniden aranır; teras sezonunun üzerine kurulduğu sadakat de tam olarak budur.
Nisan'da İstanbul, üçüncü boyutu geri verilmiş bir şehirdir. Sokaklar ve iç mekânlar ilk ikisidir; çatılar ve teraslar üçüncüsü. Onlar olmadan şehir, anlatması zor ama gözden kaçmaz biçimde eksiktir. Teras sezonu bir pazarlama lafı değildir. İstanbul'un coğrafyasıyla, iklimiyle ve onu kuran insanların içgüdüsüyle; dışarıda, bir masada, suya bakarak, içeri girmek için özel bir sebep olmadan geçirilen saatler için tasarlandığının yıllık kanıtıdır.